TBMM Grup Toplantımızdayız…
Aziz milletim,
Saygıdeğer milletvekilleri,
Sayın basın mensupları,
Salonumuzu şereflendiren kıymetli misafirler,
Ekranları başında ve sosyal medya platformları üzerinden bizleri izleyen değerli vatandaşlarım,
Muhterem hanımefendiler, beyefendiler,
Sevgili gençler,
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.
Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Bir ülkenin medeniyet seviyesi,
Vatandaşlarının, hayatın her alanında ne kadar engelsiz yaşadığıyla ölçülür.
Hele de, hayatın önüne engeller koyduğu vatandaşlarımızın şartları, ülkeyi yönetenlerin karnesidir.
Dün, 3 Aralık Engelliler Günü’ydü…
2011 yılındaki resmi rakamlara göre,
Türkiye nüfusunun yaklaşık %7’si, en az 5 milyon yurttaşımız engellidir.
Dikkat edin, 13 yıl önceki rakamları verdim.
Çünkü, iktidar 13 yıldır engelli vatandaşlarımıza ilişkin kayıt tutmuyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın, öve öve bitiremediği Ulusal Engelli Veri Sistemi var.
Ama sisteme göre, 2021 yılında engelli vatandaşlarımızın sayısı azalıp, 2 milyon 511 bine düşmüş.
2021’deki bu tuhaf rakamlar, 2023 yılında da sisteme aynen girilmiş.
Ciddiyetsizlik gün gibi ortada.
İşin boyutunu bile bilmiyorlar.
Ama lafa gelince kendilerini hizmet şampiyonu ilan ediyorlar.
Kıymetli yol arkadaşlarım, engelli maaşı kaç lira biliyor musunuz?
2800 lira ile 4000 lira arasında değişiyor.
Bari adına maaş demeyin.
Ayıptır günahtır.
Bir sürü akılsız adama üç-beş-sekiz maaş ödeyen bu iktidarın,
Engelli vatandaşlarımıza reva gördüğü rakam, maaş değil, sadakadır.
Sadece bu lakaytlık bile gösteriyor ki;
82 milyon vatandaşımızın önündeki en büyük engel, bu iktidarın ta kendisidir.
Asıl engel, bu iktidarın zihniyetindedir.
Buradan söz veriyorum.
Bu adaletsiz düzene son vereceğiz.
Ve İYİ PARTİ iktidarında hiçbir anne-baba,
Kendinden sonra evladına ne olacak diye dertlenmeyecek.
Çünkü o anne babalar,
Evlatlarının, devletin de evladı olduğunu bilecek.
Aziz milletim;
Takip ettiyseniz duymuşsunuzdur.
Sayın Erdoğan, Dünya Engelliler Günü’yle ilgili bir programa katıldı.
Programın sonunda,
İşitme engelli evlatlarımız bir sürpriz yaparak,
İşaret diliyle “Ses ver” adlı bir şarkıyı icra etti.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı her ne kadar,
Çocuklarımız şarkıyı seslendirdi dese de, ben doğrusunu söyleyeyim,
İşaret diliyle icra ettiler.
Şarkının sözleri Gazze’de yaşanan dramı anlatıyordu.
Filistin’de çekilen çileye, yaşanan zulme dikkat çekiyordu.
Yani aslında, sanat aracılığıyla, bir insanlık görevini yerine getiriyordu.
Sayın Erdoğan da pek bir duygulandı…
Peki şimdi sorarım size;
Daha birkaç gün önce,
İsrail’le ticaret nedeniyle Sayın Erdoğan’ı protesto eden gençlerinki de
Bir insanlık görevi değil miydi?
Gazze’de yaşananlara isyan eden o gençler,
Sayın Erdoğan’ın dilinden düşürmediği Filistin davası için risk alıp,
Cesaret göstermediler mi?
Peki, nerede o gençler?
Cezaevinde…
Böyle bir vicdansızlık olur mu?
Taşkınlık olmadığı sürece, protesto demokratik bir haktır.
Toplantının düzeni bozuluyorsa, güvenlik ekibiniz gereğini yapar.
Ama o gençleri demir parmaklıkların ardına atmak da neyin nesidir?
Buradan Sayın Erdoğan’a sormak isterim;
Filistin ve Gazze konusunda lafa geldi mi mangalda kül bırakmıyorsun.
Ama yüreği yanan gençler, gerçeği yüzüne vurunca cevabın cezaevi.
Hak bunun neresinde, adalet bunun neresinde, vicdan bunun neresinde?
Yazıklar olsun!..
Bu durum Türk demokrasisinin geldiği nokta için de ibretliktir.
Hatırlayınız, 2001 yılında,
Bir esnaf, Başbakan’ın önüne yazar kasa atıp, hükümeti protesto etmişti.
O vatandaşımız akşam evde çayını yudumluyordu.
Bugün, iktidarın başını protesto eden, soluğu cezaevinde alıyor.
Bu kadar kötüledikleri geçmiş, bugünden daha olgundu, daha demokratikti.
Açık ve net ifade edeyim;
Bu bir samimiyet testidir.
O gençler,
Yıllardır meydanlarda Filistin davasının avukatlığını yapıyor-muş gibi davranan
Recep Tayyip Erdoğan’ın maskesini düşürmüştür.
Ve o evlatlarımızın yeri demir parmaklıkların ardı değil,
Vicdanlarımızın en müstesna köşesidir.
Derhal serbest bırakılmalı ve özgürlüklerine kavuşmalıdır.
Değerli milletvekilleri, kıymetli misafirler;
Bugün de anlamlı bir gün; “Dünya Madenciler” günü.
Zonguldak’ta, Soma’da, Şirvan’da, İliç’te
Yaşamlarını yitiren tüm madencilerimizi rahmetle ve saygıyla anıyorum.
Biliyorsunuz, Çayırhan’daki madencilerimiz de bir hak mücadelesi veriyor.
Milletin malına sahip çıkıyor, yağmaya geçit vermeyeceğiz diyorlar.
Dün gece Çayırhan’da madencilerimizle birlikte olan arkadaşlarımız,
Kömür karası ellerin, tertemiz yüreklerin, rızıklarının peşindeki babaların selamlarını getirdiler.
Günlerdir, Çayırhan’da hak mücadelesi veren madenci kardeşlerim,
Selamlarınızı aldım.
Buradan sizlere de selam olsun.
Söz veriyorum,
Emeğin hak mücadelesinde arkanızda değil,
Dün olduğu gibi bugün de omuz omuza yanınızda olacağız.
Değerli yol arkadaşlarım,
Kıymetli konuklar,
Güney sınırımızda bir şeyler oluyor.
Görünen o ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın, eş başkanı olmakla övündüğü
Büyük Ortadoğu Projesi, tıkır tıkır işliyor.
Bu projenin mimarları,
Bundan 20 yıl önce itiraf etmişler ve sınırların değişeceğini söylemişlerdi.
En uzun kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’de,
Bir hafta içinde taşlar yerinden oynadı.
Dünya ile birlikte,
Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir terör örgütü olarak kabul ettiği bir örgüt,
5 günde ülkenin en büyük şehirlerini, tek başına ele geçirdi.
Buna inanmamızı bekliyorlar.
Arkalarındaki gücün ve aklın kim olduğunu bilmediğimizi zannediyorlar.
Amerika’nın İsrail’in ayrı,
Rusya’nın İran’ın ayrı,
İngilizlerin apayrı senaryolarla kurduğu bu oyun,
Suriye’den sonra en çok da Türkiye’yi tehdit ediyor.
İYİ Parti olarak, ilk günden beri bir uyarıda bulunuyoruz.
Diyoruz ki; Cumhuriyet’in kurucu iradesinin dış politika vizyonu,
Bu iktidar gelinceye kadar bizi Ortadoğu ateşinden korumuştur.
Dış politikaya bu iktidarla birlikte çöken ihvancı yol haritaları,
Bölgemize yanan her ateşten, ülkemize kıvılcım sıçratıyor.
Bizim bu konudaki düsturumuz bellidir;
Güçlü ve adil bir Cumhuriyet, hür ve kenetlenmiş bir millet olmak!
Bu bizim en büyük hazinemiz ve en güçlü savunma sistemimizdir.
Türk devleti,
Tarihimizin, Cumhuriyetimizin, milletimizin değerlerini istismar eden bir iktidarın elinde, Ortadoğu’daki emperyalist tezgahlara figüran olamaz.
Bu, Türk devletinin saplanabileceği bir bataklık değildir.
Ancak, ülkeyi yöneten iktidarın çizgisi, bunun tam aksidir.
Bu iktidarın iradesi,
Yirmi iki yıldır, istihbarat ve finans baronlarının masalarında ipoteklidir.
Evet, Kerkük huzurlu değilse, İstanbul huzur bulamaz.
Evet, Halep özgür değilse, Ankara nefes alamaz.
Evet, Musul ağlıyorsa Diyarbakır gülemez.
Ama tarihin imal ettiği bu muhteşem gönül köprümüz,
Mısır’daki kardeşlerini milletimizden daha çok dert eden
Bir iktidarın attığı her adıma uyduracağı bir gerekçe olamaz.
Bu gönül köprüsü, liyakatsizlikle, beceriksizlikle, akıldan uzak planlara malzeme olamaz.
İşte bu yüzden;
Bölgemizdeki çatışmalar ve sonuçlarına baktığımızda,
Bu iktidarın, Türkiye’nin ve Türk milletinin menfaati gibi bir derdi olmadığını görüyoruz.
Sebep oldukları şey,
Bu sorunu ve çatışmaları, ülkemize ithal ederek, savunmamızda gedik açmaktır.
Aziz milletim;
Suriye iç savaşı 13 yıl önce başladı.
Savaştan birkaç ay önce kardeşim dediği Esad, bir anda katil Esed oldu.
Uzun uzun konuşmaya gerek yok.
Milletimiz sokaklarda, mahallelerde o acı gerçeği yaşıyor.
Bu 13 yılın sonunda ne oldu?
Milyonlarca sığınmacıyla Türkiye’nin demografik yapısı değiştirildi.
Bakın, değişti demiyorum, değiştirildi diyorum.
Bu iktidar, hiçbir benzerliği olmadığı hale,
Ensar-muhacir diyerek, milletimizin manevi değerlerini istismar etmekten çekinmedi.
Ve maalesef, Recep Tayyip Erdoğan, bu kirli oyunda üzerine düşeni fazlasıyla yaptı.
13 yıldır yaşadıklarımızın özeti şudur;
Türk tarihinin en sistematik yıkım planıyla karşı karşıyayız.
Bu gerçeği perdelemek için, bize hala masal anlatıyorlar.
Diplomasi birikimimizin ve devlet aklının gereği olarak,
Böyle bir çatışma sürecinde ve otorite boşluğunda,
Sınırları korumak yerine,
Etnik ve mezhepsel kavgaların tarafı oldular.
Kasten ve kontrolsüzce sınır kapılarını açtılar.
İlk günlerde, 100 bin mülteci kırmızı çizgimizdir dediler.
Ve bugün kangren hale gelmiş milyonlarca sığınmacı kamburunu sırtımıza yüklediler.
Ekonomik sorunlarımıza türlü bahaneler üretiyorlar, ama gerçek şudur;
Türkiye bugün, 8 kişilik üretileni 10 kişiyle bölüşüyor.
Kanser hastasının, bir yıl sonraya verilen bir MR randevusuna, canlı gidemeyişinin sebebi budur.
Bakmayın siz, sığınmacı ucuza çalışıyor diye tercih edip,
Türk işçisini köle yapmaya azmetmiş bazı iş insanlarının laflarına,
Milyonlarca gencimizin işsizliği bundandır.
Bu kaçaklar ordusu, vergisiz ve denetimsiz mal satarken,
Türk esnafının, vergi yüküyle, denetimlerle, izinlerle boğuşarak batması bundandır.
Evlatlarının, eşlerinin başına ne geleceğini düşünerek,
Pencerede, kapı önlerinde bekleyen insanımızın endişesi bundandır.
Ve tüm bunların tek bir sorumlusu vardır, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Bu endişeleri, bu kaygıları zihinlerden, hanelerden, yüreklerden,
Bu topraklardan söküp atmak da bizim boynumuzun borcudur!
Bu sürecin sonunda,
İktidarın tüm pazarlıklarını, tüm hesaplarını da maalesef dış basından öğreniyoruz.
Çünkü, milli güvenliğimizi doğrudan ilgilendiren bu kadar önemli konularda,
Milleti ve milletin meclisini bilgilendirme ihtiyacı bile duymuyorlar.
Ne kadar kirli pazarlıklar içine girdiklerini en iyi kendileri bildiğinden,
Gerçekleri saklamaya çalışıyorlar.
Ama günün birinde,
Almanya’nın eski şansölyesi Angela Merkel anılarını yazınca,
Onlar değil, biz utanıyoruz.
Alman Başbakanı Şolz’la, sığınmacılar için yaptıkları anlaşmadan biz utandık, onlar utanmıyor.
Merkel’in anılarını okuyunca bizim yüzümüz yere düşüyor,
Onlar ise gökyüzüne bakıp arsız arsız ıslık çalıyor.
Eski şansölye, özetle, 3 milyar Euro’yla birlikte,
6 milyon kaçağı da Türkiye’ye verdik diyor.
Avrupa’ya gelebilecek sığınmacılardan, parasıyla kurtulduk diyor.
Bakın, bu işler öyle kolay işler değil.
3 milyar Euro’yla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’ne, milli güvenlik sorunu ihraç etmişler.
Dünya bunu konuşuyor, ama iktidardan çıt çıkmıyor.
Ben buradan hatırlatayım;
Ey Tayyip Erdoğan;
Bu devleti, bu milleti elalemin diline düşürmeye utanmıyor musun?
Normal şartlarda,
Normal bir ülkede,
Açık ya da gizli,
Bu tür anlaşmalarda imzası olanlar ihanetle suçlanır.
Ama sen oralı bile değilsin.
Hiçbir şey olmamış gibi,
Kendini bir kez daha seçtirmek için senaryolar yazmakla uğraşıyorsun.
Aklınca muhalefeti tanzim ediyor,
Lafa gelince herkese millilik ve Müslümanlık taslıyorsun.
Karşımızda, Türk vatanını ve Türk nüfusunu,
“kellebaşı” 500 Euro’ya satan bir gözü dönmüşlük var.
Bize Müslümanlık satanlar,
Filistin’i varil başı 80 cent’e,
Bize millilik satanlar
Sığınmacı belgesini 500 Euro’ya,
Türk vatandaşlığını da yarım dönüm tarlaya satıyor.
Bize vicdan satanlar,
Hastanelerinde bebeklerimizin hayatını satıyor.
Bize erlik, yiğitlik satanlar,
Sokaklarda kadınlarımızı koruyamıyor.
Hepinizin huzurunda milletimize söz veriyorum:
Bedelini şehitlerin ödediği bu vatanın sefasını, artık bu bezirganlar süremeyeceklerdir.
Aziz milletim;
Haftalardır oynanan oyunları,
Devlet aklına ve ahlakına riayet ederek tarif ediyor,
Muhataplarını ikaz ediyorum.
Bugün de bu sorumsuzları size şikayet ediyorum.
Asla yerli ve milli olamayan akıllarıyla,
Yerli ve milli masallarıyla, diplomasiyi işportaya çevirdiler.
Şimdi de Misak-ı Milli’yi ekran koruyucu yaparak,
Büyüyeceğiz diye milleti kandırıyorlar.
Bu yolun sonunda Türkiye’nin küçülme tehlikesinin beklediğini görmüyorlar.
Planlı olmadığını umarak, görmüyorlar diyorum.
Aksinin bedeli çok ağır olur.
Artık açıkça görüyoruz ki,
Bu planın hazırlıkları çoktan yapılmış,
Beş hafta önce de düğmeye basılmıştır.
Bu acı gerçeği ne kadar erken idrak edersek,
Milletimize ne kadar iyi anlatırsak,
Bu bataklıktan o kadar çabuk kurtulacağız.
Türk devletinin önceliği, kendi insanıdır, kendi vatandaşıdır.
Onun sağlığı, zenginliği ve güvenliğidir.
Hürriyetidir, istikbalidir ve istiklalidir.
Aksi yollardaki maceraların sonu, koşulsuz yıkım ve çöküştür.
Biz, bunu unutacak kadar aklımızı yitirmedik.
Biz, Türk Cumhuriyeti üzerine bahis oynayanlara müsaade edecek kadar şuurumuzu kaybetmedik.
Dünya tarihi,
“Çöp tepesine çıkan horozların, kendini müezzin sandığı” trajik örneklerle doludur.
Bugün terör örgütleri arasında tercih yapanların,
Türk devletini sokmaya kalktıkları bu son patika, karanlıktır.
O karanlıkta,
Mezarlık yolunda çaldıkları ıslıkla çağırdıkları şeytanların kimler olduğu da bellidir.
Bölünmüş, parçalanmış, iktidar boşluğu oluşmuş bir Suriye’ye çağırdıkları şeytan,
100 yıl önce yırtıp attığımız Sevr planının mimarıdır.
Görüyoruz ki, bugün yine, aynılar aynı yerdedir.
Sözde eş başkanlar, yan yana kol koladır.
İç cephe diye, anlamını bilmedikleri
Ve ağızlarında çiğnedikleri sakız işte tam da budur.
Bunlar;
Türk Cumhuriyeti’ni Suriye çöllerinde boğmaya
Türk milletini ise, Suriyeli kaçaklarla zehirleyip yok etmeye and içen işbirlikçilerdir.
Aziz milletim!
Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye politikasında önceliği bellidir:
Bu da, 10 milyonu aşkın sığınmacıdan kayıtsız ve şartsız kurtulmaktır.
Yeni bir göç dalgasının ne olursa olsun önüne geçmektir.
Bu konuda maalesef maceracı iktidara güvenmiyorum.
Yaralı da olsa, binlerce yıllık geleneği olan devletimize güveniyorum.
Devletine ve milletine bağlı olan herkesi teyakkuza davet ediyorum.
Suriye meselesinde, mesele edeceğimiz üç başlık bellidir;
Sınır güvenliğimiz, bir terör devleti kurulmasını engellemek ve Türkmen kardeşlerimizin güvenliği.
Halep kalesine asılan şanlı bayrağımız duygularımıza dokunsa da,
Oynanan oyunu ve aktörlerini görmemize engel değildir.
Türk insanı, kendi vatanı ve milleti dışında artık hiç kimse için ölmeyecektir!
Türk Cumhuriyeti, 1923 yılında,
İşte bu yüzden ve bu şiarla kurulmuştur.
Türk vatanı hiçbir emperyalist planın aparatı, parçası, yolu olmaz, olamaz!
“Yurtta Barış, Cihanda Barış” diyerek, Balkanlar’dan, iç Asya’ya paktlar kuran akıl budur.
Milli güvenliğimizin en önemli koşulu,
Suriye’nin bütünlüğü ve kuzeye hakimiyetidir.
Bölücü terörün her geçen gün güçlendiği kuzey bölgesindeki tehlikeyi önlemenin tek bir yolu vardır,
O da, Suriye’deki iktidar boşluğunun giderilmesidir.
Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır.
Yani yine aynı yerdeyiz: Yurtta barış, cihanda barış!
Mustafa Kemal’in ebedi mirası da, aklın işaret ettiği gerçek de budur.
Aziz milletim,
Bakınız,
Biz bu tabloyu 1990’lı yıllardan bugüne kadar Irak’ta gördük ve yaşadık.
Irak devletinin çöküşüyle tırmanan PKK terörü, Türkiye’nin 40 yılına mal oldu.
50 bin insanının canına, 7 bin asker ve polisimizin şehadetine sebep oldu!
Devleti çökmüş bir Suriye’nin,
Etnik ve mezhepsel olarak bölünmüş bir Suriye’nin
Türkiye’ye maliyeti, yeni bir kuzey Irak’tır.
Yeni bir terör belasının başlamasıdır.
PKK silah bıraksın, gerekirse İmralı canisi Meclis’te konuşsun denilen,
Ve bugün saraya tutturulan tokmak ve onun medyadaki davulcularının çaldığı türkü budur!
Türkiye’yi, batının dilinde, terör destekçisi bir ülke konumuna düşürmekten muradınız nedir?
Ondan sonra, PYD’nin PKK olduğunu,
Her ikisinin de terör örgütü olduğunu, kime, nasıl anlatacaksınız?
Türk milletine sesleniyorum:
Türkiye, Hafız Esad ve Saddam Hüseyin rejimlerinin terör politikalarından çok çekti.
Bugün dışarıya çıkarmaya çalıştıkları, affetmeye hazırlandıkları,
İktidarın İmralı’daki ortağı APO denen adam,
1998 yılında Rahmetli Demirel’in dirayeti ve ordumuzun kararlılığıyla Suriye’den çıkarıldı.
Balgat’taki muhteremin anlamını unuttuğu ip, o günlerde o caniyi asmak içindi.
Bugün o ipi, nişan yüzüğüne takmaya cüret ediyorlar.
Unutulmasın;
Bugün Suriye, bir terör örgütü pazarıdır.
Parayı bastıran, silahı veren, o örgütleri kendi lehine kullanıyor.
İstihbarat örgütleri cirit atıyor.
Uyuşturucu, silah ve insan ticareti bu örgütlerin can damarıdır.
Halep kalesinde Türk bayrağı görmek güzel.
Ama yarın, nereye kimin bayrağını asacaklarını, onlara kim para verirse o söyleyecek.
Onların yularını kim tutuyorsa onlar söyleyecek.
O yüzden, iktidarı bir kez daha uyarıyorum;
Suriye’deki gelişmelerin, milli güvenliğimizi ilgilendiren taraflarıyla meşgul olun.
Bu süreç, Misak-ı Milli gibi bir kutsalımız üzerinden sömürebileceğiniz bir süreç değildir.
Hatırlatmak isterim;
2011 yılından bu yana Suriye’de kurdurulan örgüt sayısı 450’nin üzerindedir.
Bu örgütlerin hemen hepsi birbiriyle bir şekilde kavgalıdır.
Ve maalesef her birinin ülkemizde sempatizanları, taraftarları ve aktif mensupları bulunmaktadır.
Belli ki, bugün Suriye’yi karıştıran el, yarın Türkiye’ye uzanacaktır.
Bunu önlemenin yolu, gerçekçi olmaktır, maceradan uzak durmaktır.
Unutmayın ki;
Yandaş televizyon kanalına dizi senaryosu yazmıyorsunuz,
Türk devletini yönetiyorsunuz, kendinize gelin!
Aziz milletim,
Değerli dava ve yol arkadaşlarım,
Bizim için bayrak, yalnızca al bayrağımız değildir.
Aynı zamanda, Türk milletinin şerefi, sağlığı ve refahıdır.
Biliyorsunuz, geçen hafta iktidar partisi yeni bir kanun düzenlemesini Meclis Başkanlığına sundu.
Bu düzenleme taslağına göre “aile hekimlerinden alınacak olan raporlar” ücrete tabi hale geldi.
Elbette Suriyeli kaçaklara bedava, bize ücretli!
Tasarıya göre, aile hekimi sevk etmediyse,
İkinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerinden yüzde 50 fazla katkı payı alınacak.
Milletimiz ekonomik krizin ortasında boğuşurken,
Hükumet, sağlık hizmetlerinden de gelir yaratma peşinde.
Bebek ölümlerinden uslanmadıkları ortada.
Sağlık hizmetlerini iyice ticarete dökmenin peşindeler.
Şu bir gerçek ki,
Bu çarpık düzende, yeni vergiler, yeni zamlar, milletimize refah getirmeyecek.
Obezleşmiş Cumhurbaşkanlığı makamı,
Adeta bir kara delik gibi bütçe gelirlerini yutmaya devam ediyor.
Bakın, 2018 yılında yaklaşık 125 milyon lira olan koruma gideri,
2025 yılında yüzde 2000’in üzerinde artarak, 3 milyar liraya çıkıyor.
Eski parayla 3 katrilyon lira.
Tasarruf tedbirleri Cumhurbaşkanlığı makamına hiç uğramıyor.
Sadece Cumhurbaşkanlığı makamı mı?
Tabi ki hayır!
Diğer kamu kurum ve kuruluşları da farklı değil.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nda, Ziraat Bankası’nda, Halk Bankası’nda, Botaş’ta
Sürekli görev zararı düzenlemesi yapılıyor.
Örneğin Ziraat Bankası’na 2024 yılının ilk 10 ayında bütçeden ödenen rakam 65 milyara yaklaştı.
Bu, bankanın son 15 yılındaki toplam görev zararından daha fazla!
Şimdi size sorarım;
Özel bir işletmeyi sürekli zarar ettiren, iflasa sürükleyen bir idareci, o makamda oturabilir mi?
Mümkün değil.
Patron o yöneticiyi kapının önüne koyar.
Devlet de bir işletmedir.
Ve patronu da millettir.
Göreceksiniz, milletimiz bu kifayetsizleri, bu beceriksizleri ilk sandıkta kapının önüne koyacak inşallah!
Değerli dava arkadaşlarım;
Artık çok iyi tanıyoruz.
Bu iktidarın en kötü alışkanlıklarından biri de yalandır.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan;
2023 yılında kişi başına düşen milli gelirimizin 20 bin doların üzerine çıkacağını söylemişti.
Sonra, 2024 yılı sonunda, kişi başına gelirimizin 15 bin 551 dolara yükseleceğini iddia etti.
Ama gerçek ne?
Şişirilmiş rakamlara rağmen, Türkiye, dünyada kişi başına düşen gelirde,
67’nci sırada.
Hiçbir öngörüsü tutmayan,
Milletine verdiği hiçbir vaadi yerine getiremeyen bir tek adam portresiyle karşı karşıyayız.
Sadece kendine ve çevresine verdiği sözleri tutuyor.
Milleti unuttu.
Ama tarih bize fısıldıyor ki,
Bu büyük millet kendini hatırlatmasını çok iyi bilir.
İktidarın yalanlarının ötesinde,
Ortada milletimizin çarşıda pazarda yaşadığı acı gerçek var.
Ve bu gerçek,
Baş ekonomist Erdoğan’ın uyduruk ekonomik modelinin sonucudur.
Erdoğan sebep, pahalılık sonuçtur.
Erdoğan sebep, vergiler sonuçtur.
Erdoğan sebep, fakirlik sonuçtur.
Boy boy, renk renk yalanların kimseye bir faydası yok.
Vatandaşa yanlış bilgi vermenin kimseye faydası yok.
Yalanların ömrü, vatandaş markete, pazar gidene kadar.
Yalanın ömrü, ocağı yakıp, bir çorba kaynatana kadar.
Yoksa kim nasıl izah edebilir?
Zenginlik yüzde 10’luk kesime doğru akıyor.
Fakirlik yüzde 90’ın kaderi haline geliyor.
Ama bu beylerde laf bitmiyor.
Abdürrahim Karakoç’un soruları tam da bu iktidar için.
“Akıl dağlara kaçmış, fikir ne yapsın beyler?
Küfür dünyayı sarmış, zikir ne yapsın beyler?
Zengin hem vatandaşı, hem devleti soyarsa,
Makul bir cevap verin, fakir ne yapsın beyler?”
Bakın fakirleştirilen milletimiz ne yapıyor?
Merkez Bankası’nın yayımladığı son Finansal İstikrar Raporu’nda
Hanehalkı borçlarında büyük artış var.
Borçların kaynağıysa, taksitsiz kredi kartı ve kredili mevduat hesabı.
Kredi kartlarında faize bırakılan borç rekor kırdı.
Toplam kredi kartı borcu, 1.6 trilyon liraya ulaştı.
Bir milyondan fazla vatandaşımız, artık kredi kartını hiç ödeyemiyor.
Batık kredi kartı borçları yüzde 216 arttı.
Ben demiyorum, devletin kurumları, belgeleri diyor.
Bu ne demek?
Millet borç almadan ay sonunu getiremiyor demek.
Borcunu ödeyemiyor, her geçen gün daha da borçlanıyor demek.
Devletin kurumları bunu söylerken,
İktidar, nasıl yaparım da asgari ücreti düşük tutarımın hesabında.
Bu ülkenin işçisi, emeklisi, memuru, çiftçisi yıllardır kaybediyor.
Bu yetmedi, şimdi de ekonominin can damarı KOBİ’lerle uğraşıyorlar.
Can damarı kesildiğinde,
Hiçbir sektör ve çalışma alanı hareket edemeyecek hale gelecektir.
Önce işçiye çıkardıkları faturayı, şimdi KOBİ’lere kesiyorlar.
Yüksek faiz ortamındaki kredi kısıtlamaları,
Sermayesi yetersiz olan KOBİ’leri iyice zora sokuyor.
Büyük şirketler, başta da finans sektörü, bir şekilde dışarıdan kredi bulabiliyor.
Kobilerin böyle bir şansı yoktur.
Sözde duayen ekonomi kurmayları da,
Bu şekilde verimlilik artışı sağlayacaklarını söyleyip KOBİ’lerle adeta alay ediyor.
Unutmasınlar ki, KOBİ’ler ekonominin belkemiğidir.
Onlar kepenk kapadığında, işsizlik, tsunami gibi ülkemizi vuracaktır.
Eğer bu seviyeye gelirsek, sadece KOBİ’ler değil, tüm toplum kaybedecektir.
Aziz milletim,
Bugünkü ekonomik tablonun çözümü imkansız değil.
Milleti önceleyen bir akıl her şeyi çözer.
Çünkü Türkiye aslında zengin bir ülkedir.
Sorun şu ki, ağaları doyurmaktan millete sıra gelmiyor.
Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok.
Türkiye, teknoloji yoğun sektörlere yatırımları teşvik eden,
Nitelikli iş gücünü artıran ve sanayi politikalarını destekleyen yapısal reformları yaptığı anda, emin olun ki ekonomi nefes alır.
Gerçekçi ve bilimsel temellere dayanan politikalara yöneldiğinde ekonomi canlanır.
Yargı bağımsız, demokrasi işler olursa, ekonomi şahlanır.
İYİ Parti olarak, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan,
Üretimi ve adaleti merkeze alan, bir ekonomik vizyonu benimsiyoruz.
Biz, lafla peynir gemisi yürütenlerden değiliz;
Biz, icraatın ve çözümün peşindeyiz.
Unutmayalım ki,
Güçlü bir ekonomi, ancak güçlü ve adil bir toplumla inşa edilebilir.
Biz o yüzden adalet peşindeyiz.
Gelirde adaletin, vergide adaletin, paylaşımda adaletin, tarlada-fabrikada adaletin peşindeyiz.
Türkiye bu sorunları aşacak kudrettedir.
Türkiye’nin, ne yapılacağını, daha önemlisi, ne yapılmayacağını bilen liyakatli kadroları var.
Alanında uzman o kadrolar burada, bu salondadır.
Türkiye, bu iktidarın bahane ettiği engelleri aşacak güçte.
Ama ilk olarak aşması gereken, bu beceriksiz iktidardır.
Bu iktidar aşıldı mı gerisi çok kolaydır!
Büyük Türk milleti;
Adalet varlığın temelidir.
Hazreti Ali’nin tarifiyle, devletin dini adalettir.
Tarih, bu gerçeğe inananları hayırla, sırtını dönenleri de ah ile anıyor.
Adalet sadece mahkemelerin verdiği karardan ibaret değildir.
Adalet, milletin değerlerine, milletin hassasiyetlerine,
Milletin kutsallarına karşı saygılı olmayı da gerektirir.
Çünkü ancak o zaman adil bir yönetim sergileyebilirsiniz.
Milleti yok sayıp, ona kulak vermeyip,
Şahsi hesaplarınız için atacağınız her adım, sizi adil olmaktan uzaklaştırır.
Adil olamayan yönetimler de, iktidarlarıyla vedalaşmak zorunda kalır.
Bugün, Sayın Erdoğan ve iktidarının yaşayacağı tam olarak budur.
Türkiye’nin başına bela edilmiş bir terör örgütünü ortadan kaldırmak için diye
Yutturmaya çalıştıkları projenin sonu hüsran oldu.
Buna hep birlikte şahitlik ettik.
Son dönemde, kendileri cesaret edemediği için,
Aracı kullanıp, yine aynı yola sapmaya niyetlendiler.
Hendeklerde şehitler vererek bedel ödediğimiz,
Açılım-saçılım rezaletinde ikinci perde için cüretlendiler.
Üstelik bu konudaki en saçma adımları ve en saçma sözleri de,
Milliyetçiliği temsil ettiğini iddia edenlere sarf ettirdiler.
Ortağı pek cesur davranıyor ama,
Sayın Erdoğan henüz açıkça cesaret edemedi.
İmralı’daki caniyi Gazi Meclise davet edecek kadar şuursuz çağrılar yapıyorlar ama Cumhurbaşkanı’ndan, ortağına güzellemeler dışında tek kelime duymadık.
İlk günden itibaren ilan ettim,
Büyük Türk milleti adına bu işin peşini bırakmayacağız.
Meclise davetin altında,
Terörist başını serbest bırakmanın hesapları yattığını ısrarla söyledim.
İşin rengi yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Bu kirli hesapların borazanları yine ekranları doldurmaya başladı.
Abdullah Öcalan denilen caninin, kısa bir süre sonra serbest bırakılacağını,
Yaşayacağı evin bile hazırlandığını söyleyen şuursuzlar ortalığı sardı.
DEM partililerin, “Öcalan serbest bırakılsın” çağrıları suç sayılırken, ki suçtur,
“Bugün yarın serbest bırakılacak” diyenlere gıkları çıkmıyor.
Bu ne demek?
Bu, mutfakta biri var ve bir şeyler hazırlıyor demek.
Hafta sonu İstanbul’dan Recep Tayyip Erdoğan’a seslendim ve dedim ki;
‘Niyetiniz o caniyi serbest bırakmaksa,
Cumhurbaşkanı olarak yetkiniz var.
Çok istiyorsanız kullanın ve affedin.
Tarihe, milletimize bu acıları yaşatan bir caniyi affeden kişi olarak geçmek istiyorsanız,
Elinizi tutan yok.
Siyasi, ahlaki ve vicdani sorumluluğu alın ve imzayı atın’
Hala ses yok!
O sorumluluğu almaya cesaret edemiyor.
Onun yerine, ortağına,
Türk milliyetçilerinin başını öne eğdirecek laflar ettirmeyi tercih ediyor.
Benim sözlerimden,
“Öcalan’ın affedilmesine razı” sonucunu çıkarabilen şuursuzları hiç muhatap almıyorum.
İlk günden beri duruşumuz belli;
Bizim cesedimizi çiğnemeden, o caniyi Gazi Meclisin kapısından sokamazsınız.
Ama burada başka bir hesap var.
Aziz milletim;
Bunlar, İmralı’daki cani için çıkaracakları bir affın,
Anayasamızdaki eşitlik ilkesinden dolayı,
Bütün teröristleri, zehir tüccarlarını,
Bebeklerimizin, kadınlarımızın katillerini,
Sokakları cehenneme çeviren çeteleri,
Sinan Ateş’in katillerini ve onların azmettiricilerini,
Ve ülkemizi işgale kalkan Fetöcüleri de kapsayacak şekilde genişleyeceğini bilmiyor olamazlar.
Peki biliyorlarsa, nasıl böyle bir işe zemin hazırlıyorlar?
Ben size söyleyeyim;
Sayın Erdoğan ve partisi fabrika ayarlarına dönüyor.
O ayarlarda, teröristle masaya oturmak var.
O ayarlarda, Oslo’daki, Habur’daki rezaleti matah saymak var.
O ayarlarda, terörist rahatsız olmasın diye bayrak indirmek var.
O ayarlarda, Fetö’yle kol kola yürümek var.
Bugün Öcalan’a af hazırlığı varsa, bilin ki,
Fetöcülere de göz kırpma var.
Bunlar sadece bizim aklımızı kurcalamıyor.
Türkiye’nin dört bir yanından mesajlar geliyor.
Milliyetçi-mukaddesatçı vatandaşlarımızın aklında da bu deli sorular var.
Buradan açıkça ilan ediyorum;
Fabrika ayarlarına dönüp, yeniden teröristle masaya oturacak,
Fetöcüleri sokağa salıp kol kola gireceklerse,
Bilsinler ki, bu aziz millet onları da,
Buna sebep olanları da sokakta gezdirmez.
Bilsinler ki;
O hainler dışarıda özgürce nefes alırsa,
Bizim de milletimizin de nefesi kesilmiş sayılır.
İktidarı uyarıyorum;
O asilere açmaya çalıştığınız yol, yol değil.
Bir an önce aklınızı başınıza toplayıp geri dönün.
Türkiye ve bu büyük millet, sizin şahsi heves ve hesaplarınızın kurbanı olmayacak.
Madem siz diyorsunuz ben de diyeyim;
Bu can bu bedende oldukça,
Namusluların da,
Namussuzlar kadar cesur olduğunu hatırlatmaya devam edeceğiz!
Aziz milletim
Değerli dava ve yol arkadaşlarım!
2 Aralık, çok büyük bir adamın ölüm yıldönümüydü.
Namık Kemal’in…
93 harbi kaybedilmiş, İstanbul’a Rus askerleri girmişti.
Mustafa Kemal’in duygularımın babasıdır dediği Vatan Şairi Namık Kemal;
Vatan Mersiye’sinde;
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yoğ imiş kurtaracak bahtı kara maderini!” diye yazıyordu.
Bu dizelere Mustafa Kemal Atatürk, yanıt verdi, 24 Aralık 1919’da
“Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini” dedi.
Ve gereğini yaptı.
İşte bugün, bize de aynı cevabı vermek düşer!
Türkiye umutsuz değildir, çaresiz değildir, mahkum değildir.
Çünkü artık biz varız!
“Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”
O hançerler çıkartılır, o düşmanlar kovulur diye haykırıyoruz.
Umudumuzun da, cesaretimizin de,
Muhtaç olduğumuz kudretin kaynağı da bellidir.
O kan yine o kutsal bayraktadır.
O aziz bayrak da,
Bir daha inmemek üzere tarihin gönderine çekilmiştir.
İnmeyecektir, indirilemeyecektir!
Bu inanç ve düşüncelerle grup toplantımıza katılan sizleri
En içten duygularımla selamlıyor,
Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.